Babalar ve Kızları
Babasız Osmanlı Kılarının Histerizasyonuna Dair Deneme:
Jale Parla, Türk romanının doğuşunda belirleyici olan epistemolojik yaklaşımı ortaya koymayı amaçladığı Babalar ve Oğullar (1) çalışmasında Tanzimat romanının doğuşunu babasızlıkla, yetim kalmakla ilişkilendirmişti. Osmanlı toplumundaki hakim zihniyetin koruyucusu olan devletin Batı’nın yükselişi ile ilişkilendirilebilecek otorite azalması, Tanzimat romancılarında hem bir yetimlik duygusu hem de bu yetimliği telafi etme isteği uyandırır. Devletin baba otoritesinin azaldığı bir ortamda geleneksel değerlerin Batılı bir edebiyat türü olan roman içerisinde sürdürülebilmesi için Tanzimat yazarları, “kaybedilmiş bir baba arayışı içinde kendileri vesayet üstlenmek zorunda kalmış otoriter çocuklar” (2) olurlar. Dolayısıyla metinlerdeki otoriter ton, öğretici üslup, yargılayıcı yaklaşım, okuru edilgen kılan kapalı metin anlayışı, yazarların bu yetimlikten kurtulma telaşı ile ilgilidir. Bu dönem metinlerinde baba-oğul çatışmasından çok kuşaklararası süreklilik vardır.
Parla’nın Tanzimat romanını, babalar ve oğullar eğretilemesi ile okuması ister istemez akla babalar ve kızlar arasındaki ilişkiyi getirir. Acaba ilk kadın romancıların Osmanlı’daki hakim zihniyetin simgesi olan baba figürü ile ilişkisi nasıl olmuştur? Travmatik bir zihniyet değişikliğinin başladığı bu dönemde kadın yazar, Batılı “üvey” baba ile yerli “öz” baba arasında nerede durmaktadır? Tanzimat romanını anlamak için bu soruların da cevaplanması gerekir. Bir ilk adım olarak Hayal ve Hakikat’i bu soruları da dikkate alan bir şekilde değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.
I. Kadın Yazarın Adı Yok
1309/1892 yılında yayımlanan Hayal ve Hakikat romanının ilk baskısının kapağında “Bir Kadın ve Ahmet Midhat” imzası bulunmaktadır. İki bölümden oluşan ve birinci bölümü, ismi verilmeyen bir kadın yazar; ikinci bölümü ise Ahmet Midhat tarafından yazılan bu roman, yalnızca kapağındaki bilgilerin ima ettikleri ile bile önemlidir: Hem edebiyat tarihinde pek yaygın bir pratik olmayan bir ortak yazarlık denemesinin ürünü olması hem de kendi ismini doğrudan kullanamayan anonim bir kadın yazar tarafından yazılmış olması romanı değerli kılar.
Romanın eleştirel değerlendirmesi için biri erkek diğeri kadın olan bu iki yazarın ortak bir eser yazmasını mümkün kılan koşullardan yola çıkmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Birisinin rahatça imzasını atabildiği, diğerinin ise yalnızca cinsiyetini belirtebildiği bu ortaklığın eşit bir ilişki olduğunu söylemek mümkün değildir. Tanzimat edebiyatının en üretken ve popüler yazarı olan Ahmet Midhat’ın bu işbirliğine yönelmesinin nedeni, büyük ihtimalle modern Türk edebiyatı alanında o zamana kadar kamusal bir figür olarak ortaya çıkmamış “kadın yazar”ı desteklemektir. Kendi adıyla imza atacak kadar bile yazarlık otoritesine sahip değildir kadın yazar. Romanın okurlarının kadın yazar hakkında bildiği tek bilgi kitabın “İfade” bölümünde yer alan şu bilgilerdir: “fâzılât-ı nisvân-ı Osmaniyemizden olup bir hayli âsârı Tercüman-ı Hakikatimizin sütunlarını tezyin etmiş olan bir hanımefendi.” Ancak romanın modern okurları olarak bizler, bu yazarın kimliği hakkında o dönemki okurdan daha fazla şey bilmekteyiz. Söz konusu kadın yazar, modern Türk edebiyatının ilk kadın yazarlarından Fatma Aliye Hanım’dır. Bu bilgi, romanı anlamlandırmak, belli bir bağlama oturtmak için önemlidir. Fatma Aliye’nin, ilk romanı olan Hayal ve Hakikat’i yazmadan önceki oluşum sürecini incelemek, Osmanlı modernleşmesinin kadın yazarlığı nasıl ve ne şekilde mümkün kıldığını anlamamızı sağlayabilir.
Fatma Aliye’nin yazarlık oluşumunda iki “baba”nın önemli etkisi vardır. Birinci babası, öz babası olan tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa; ikinci babası ise edebi babası olan Ahmet Midhat’tır. Önce Ahmet Cevdet Paşa ile ilişkilerine bakalım.
Fatma Aliye, 27 Rebiyülâhir 1279/22 Ekim 1862 yılında İstanbul’da doğmuştur (3). 1282/1865-1866 yılında babasıyla birlikte Halep’e gider ve ilk eğitimini burada alır. Kadınların okulda eğitim almalarının yagınlaşmadığı bu ortamda, ancak üst sınıf ailelerin kızları doğru dürüst eğitim alabilmektedir. Kızının eğitimine oğlununki kadar olamasa da önem veren Ahmet Cevdet Paşa, Halep’te kızının Lofçalı Hacı İbrahim Şevki Efendi’nin derslerini izlemesini sağlar. Süratle okuma yazma öğrenen Fatma Aliye, babasının kahvecisi Süleyman Ağa ile yaptığı sohbetler sayesinde de sözlü halk kültürü ile tanışır. Aynı yaşlarda Halep’teki İngiliz konsolosu James Henry Skene’in sohbet arkadaşı olur. Mösyö İskin diye andığı bu kişiyle ilişkisi de Batılı “baba” ile ilk kültürel karşılaşmasıdır. Okuma yazmayı öğrendikten sonra ilk olarak Battal Gazi, Kan Kalesi, Muhayyelat-ı Aziz Efendi ve Elf-Leyle gibi geleneksel anlatıları okur. Fransızca öğrenmeye başlar. Ağabeyi Ali Sedat’ın öğretmeni Mustafa Efendi’den dilbilgisi, kozmoğrafya ve astronomi dersleri alır. Eğitimi sırasında Ahmet Cevdet Paşa’nın kızına özel bir destek verdiği söylenemez ancak kızında var olan okuma isteğini de hiçbir zaman engellememiştir. Ağabeyinin eğitimine özel önem verilmesi Fatma Aliye’nin büyük şansıdır. Onun hocalarından ve kitaplarından çokça yararlanmıştır.
Ahmet Midhat ile tanışması da ağabeyinin bu kitapları sayesinde olur. Ali Sedat’ın kendisi için fazla gördüğü ve kızkardeşine verdiği kitaplardan biri de Ahmet Midhat’ın hikayelerinin yer aldığı Letaif-i Rivayat’tır. Bu kitabın ifadesindeki açıklıktan ve parlaklıktan büyük zevk alan Fatma Aliye, Ahmet Midhat’ın diğer kitaplarını da süt babasından ister. Sırasıyla Hace-i Evvel’i, Hasan Mellah’ı,Dünyaya İkinci Geliş’i, Felatun Beyle Rakım Efendi’yi okur. Yazarın Kırkanbar dergisini de takip etmeye başlar. Zamanla Ahmet Midhat ile Fatma Aliye arasında manevi ve edebi bir baba-kız ilişkisi doğar. Ahmet Midhat, fatma Aliye’nin ilişkilerini nasıl gördüğünü şöyle anlatır:
“Aliye Hanımefendi ile aramızda münakit olan ve hatta pederleri merhumun dahi musaddıkları bulunan übüvvet ve bintiyet-i maneviyenin mevridi hakkında cereyan eden muhaberatta hanım müşarünileyha pek hakimane bir surette mevki-i sübuta koymuşlardı ki übüvvet ve bintiyyet-i maneviyenin ehemmiyeti übüvvet ve bünüvvet-i maddiyeden hiç de aşağı değildir. Maddi ebeveyn insanı mevcudiyet-i maddiye âlemine getirmeye vesatat ederlerse eb-i manevi dahi mevcudiyet-i maneviye âlemine getirmeye vasıta olur.” (4)
Alıntının da gösterdiği gibi Fatma Aliye, Ahmet Midhat’ı onun manevi, zihinsel ve edebi hayatını mümkün kılan bir baba olarak görüyor. Gerçekten de Ahmet Midhat, Fatma Aliye’nin yazarlık hayatının en büyük destekleyicisidir. Bir yandan eserleriyle bir yazar modeli işlevi görürken diğer yandan sahibi olduğu Tercüman-ı Hakikat gazetesinin sütunlarını önce onun çevirilerine sonra da telif eserlerine açmıştır. Nitekim 1893/1894 tarihinde Fatma Aliye’nin o zamana kadarki yaşamını anlattığı Fatma Aliye Hanım Yahut Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neşeti kitabıyla genelde kadın yazarların özelde Fatma Aliye’nin kamusal alandaki meşruiyetine katkı sağlamayı amaçlamıştır. Bu eserinin boş yere yazılmadığını göstermek için gösterdiği sebeblerden biri de Osmanlı’da kadın yazarlığın ne kadar zor olduğunun anlaşılmasını sağlamaktır: “(…) bu defteri yazmaktan maksadımız bizim Osmanlılık alemimizde bir muharrirenin suret-i neşetini göstermektir ki bizde böyle bir muharrirenin yetişebilmesi hakikaten pekçok kimselerin hâlâ dahi ümit edemedikleri acayib-i müstebadeden olmasıyla o vadide tahrik edilecek hame boş yere itab edilmiş sayılamaz.” (5) İthaf bölümünde de bu kitabın, bir manevi babanın kızına hediyesi olarak görülmesini söyler: “Sana hediye olarak yine senden başkasını bulamadım. İşte bu kitap sensin kızım! Seni sana takdim ediyorum. Kabul etmemezlik edemezsin ya?” (6)
Zamanının en fazla eser veren ve okunan yazarı olarak Ahmet Midhat’ın Fatma Aliye hakkında kitap yazması çok önemlidir. Zaten genel olarak Ahmet Midhat’ın Osmanlı kadınlarının meselelerini dile getirirken zamanına göre “ilerici” fikirleri öne sürdüğü söylenebilir. Kadınların iyi eğitim almasını, mesleğini ve eşini seçebilmesini savunur. Felsefe-i Zenan’da evlilik karşıtı üç kadının hayatı anlatılır. Evliliğin, ev işlerinin entelektüel gelişimlerini engellediğini düşünen bu kadınları destekler. Karı Koca Masalı’nda kadınların cinsel arzularının dikkate alınması gerektiğini söyler (7). Ancak hem bu romanlarda hem de Fatma Aliye biyografisinde görülen şey, kadın sorunlarının, kadın yazarlığın meşru bir şekilde gündeme gelebilmesi için bir baba figürünün dolayımının gerekliliğidir. Kadın yazarın doğrudan yazdığında sorun olacak meseleler erkek ve baba yazar tarafından yazılınca meşrulaşmaktadır. Baba yazar, manevi kızına –Fatma Aliye’ye ithafında söylediği gibi- hayatını meşru bir söylemde düzenleyerek hediye etmeketedir. Kadın yazar kendisini doğrudan ortaya koyamamaktadır. Fatma Aliye’nin eşi ile yaşadığı problemler ve çevirileri ve kitapları yayımlanınca çıkan tartışmalar bu olguyu doğrulamaktadır.
1296/1878-1879 yılında II. Abdülhamit’in yaverlerinden Kolağası Faik Bey ile evlenir. Ancak askeri eğitim almış Faik Bey ile değer yargıları uyuşmaz. Kocası, roman okumasını yasaklar hatta kimi romanlarını yırtar. Fatma Aliye’nin kültür seviyesi kocasından çok daha üstündür. Kocasının davranışlarından memnun olmasa da “pederden sonra zevcine hürmet ü itaat ile kendisini mükellef bilmesinden dolayı mukabeleye de mütecasir olamayarak romanlar ortadan kaldırıl”ır (8). Uzun süren bu roman okuyamama döneminden sonra, eşinin Konya’ya gitmesi ile Fatma Aliye, biraz rahatlar. Bu dönemde romanlar okur ve çeviri denemeleri yapar. Kocası döndükten sonra da tavırlarında yumuşama olur roman okumasına izin verir; hatta Georges Ohnet’nin Volonté romanını çevirip yayımlamasına bile karışmaz. Çevirisini babasına gösterir. Ahmet Cevdet Paşa, kızının Türkçe’ye vukufiyetine hayran olur ve diline hiçbir müdahele etmeden yayımlanması için dönemin önemli kitapçılarından Kaspar’a verir. Burada Fatma Aliye’nin toplumsal konumunun yazarlığında ne kadar etkili olduğunu tekrar görüyoruz. Öncelikle yazıp okuması kocası tarafından yasaklanan biri ve tekrar yazıp okuması bir mücadelenin sonucu değil; kocasının lütfu. Aslında bu dönemde kocasına bir baba otoritesi atfetmiş; onun sözünden çıkmanın doğru olduğuna inanmıyor. Sonra çevirisi çok kolay bir şekilde yayımlanıyor. O dönemin orta ya da alt sınıftan bir kadınının yaşayabileceği hem tanınmamışlıkla hem de mahremiyetle ilgili sorunları yaşamıyor. Babasının çevirisini Kaspar’a göndermesi yetiyor.
“Bir Kadın” imzası ile çevirilen kitap, Osmanlı kamusunda tartışmalara neden olur. Kimileri bu eserin bir kadın tarafından çevirilemeyeceğini iddia eder. Her ne kadar eserde çevirmen olarak adı yazılmasa da kulaktan kulağa dolaşan bilgilerle çevirmenin Fatma Aliye Hanım olduğunun öğrenilmesi, bu sefer de asıl çevirmenin ya Ahmet Cevdet Paşa ya da yazarın ağabeyi Ali Sedat olduğu yolunda iddialara neden olur. İslam ve kadın ilişkisini incelediği Nisvan-ı İslam’ın gazetede tafrika edilmeye başlanması ile tartışmalar kuvvetlenir. Fatma Aliye’nin üslubunun Ahmet Midhat’a benzemesinden yola çıkılarak bu eserin asıl yazarının Ahmet Midhat olduğu iddia edilir (9). Görüldüğü gibi her ne kadar manevi ve maddi babalarının desteği sayesinde bir yazar olarak kamusal alana girebilse de Fatma Aliye’nin yazar olarak belli bir toplumsal bir otoriteye sahip olduğu söylenemez. Kamusal alanda onun yazarlığı tartışılmaktadır.
Fatma Aliye’nin kamusal serüveninde özellikle kendi adını kullanarak Muhazarat romanını yayımladıktan sonra kimi değişiklikler olur. Osmanlı kadın hareketinin önemli bir parçası olur. Geleneksel kadın anlayışını eleştirir. Aslında İslam’ın kadınlaar birçok haklar verdiğinin altını çizerek Batılı kadın hakları söylemiyle İslam’ın kadın söylemini uzlaştırmaya; böylece Batı’nın kimi sakıncalarını da gidermeye çalışır. Ancak ben bu yazıda yalnızca Hayal ve Hakikat yayımlanana kadar olan serüvenine değindim.
II. Hayal ve Hakikat
Fatma Aliye’nin kadın yazarlığının meşrulaşmasının ancak etrafındaki baba figürlerinin dolayımıyla mümkün olduğunu gördük. Fatma Aliye yine üst sınıftan bir aileye doğsaydı; benzer bir eğitimi alsaydı ancak çocuk yaşlarda anne ve babasını kaybederek yetim kalsaydı acaba hayatı nasıl devam ederdi? Bu sorunun cevabı babalar ve kızlar eğretilemesinin Tanzimat romanındaki tezahürünü anlamak için önemli. Fatma Aliye ve Ahmet Midhat’ın ortaklaşa yazdıkları Hayal ve Hakikat romanı, böyle bir kızın sonunun ne olduğunu gösteriyor.
Eser ilk olarak 13-24 Cemaziyelevvel 1309/12-26 Aralık 1891 tarihleri arasında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilir. 1309/1892 yılında da kitap olarak yayımlanır. Roman, “Vedâd” ve “Vefa” adlarını taşıyan iki bölümden oluşan bir aşk romanıdır. Birinci bölümde aşk Vedâd’ın –kadın karakterin- gözünden anlatılır. Bu bölüm, Fatma Aliye tarafından yazılmıştır. İkinci bölüm ise önce Vefa’nın –erkek karakterin- yazdığı bir mektup ile başlar; sonra da Ahmet Midhat tarafından yazılmış öğreticilik kaygısı olan bir makale ile sona erer. İkinci bölümün tamamı Ahmet Midhat tarafından yazılmıştır. Romanın adı da bu ikiliği gösterir. Vefa’ın hakikat aleminden çok muhayyilesinin uydurduğu iddia edilen hikayesi romanın “Hayal” kısmını, Vedad’ın olayların “aslında” nasıl geliştiğini anlattığının iddia edildiği bölüm ise “Hakikat” kısmını oluşturur. En sondaki makale ile de “hakikat”e bilimsel bir destek verilir.
Romanın girişinde yer alan ve Ahmet Mithat tarafından yazılan “İfade” başlıklı açıklama ile romanın kurgusallığı belirtilir: “Gayetle câlib-i enzâr-ı ibret olan şu fıkra iki kısımdır. Bir kısmı (…) bir hanımefendi kaleminden Vedâd sernâmesiyle sâdır olmuştur. İkinci kısmı ise gûyâ fıkranın esasen müteallıkı olan “Vefa” tarafından bu muharrir-i acize yazılmış bir mektub suretindedir ki hakikatde kalem-i âcizin mahsûl-i nâçizidir.” Roman gazete tefrika edilirken yer almayan bu açıklama, gazete okurunun gerçek olarak okuyabileceği olayların kurgusallık parantezine alınmasını sağlamıştır.
Birinci bölüm Vedâd’ın, çocukluk arkadaşı olan kadın yazara yazdığı mektupla başlar. Hastalığından bahseden ve yazarla görüşme isteğini belirten bu mektuptan sonra, kadın yazarın anlatıcı sesi devreye girer ve Vedad’ın hikayesine geçilir. Vedad çocuk yaştayken annesini ve babasını kaybetmiş bir yetimdir. Büyükannesi tarafından yetiştirilmektedir. Süt annesi ve onun kızı Meveddet ile birkaç hizmetkardan oluşan bir evde yaşamaktadır. Ailenin geliri ise babasının dostu ve komşuları olan Hüseyin Sabri Bey tarafından idare edilmektedir.
Vedâd’ın hikayesi anlatılırken sürekli olarak onun farklılığına, tipik bir kız olmayışına vurgu yapılır. Kadınların düşkün olduğu süslere rağbet etmez. Hatta süse ve kıyafete düşkün kadınları büyük mağazalardaki mankenlere benzetir. Vaktini okuma ve el işleri ile geçirir. Yirmi yaşını geçmesine rağmen evlenmeyi düşünmemektedir. Bir erkeğin onu mutlu edeceğine inanmamaktadır. Mutluluğa ulaşmadıktan sonra yalnızca evi idare etmek için de bir erkeğe ihtiyaç duymamaktadır. Zaten Hüseyin Sabri Efendi, bu konuda onlara yardımcı olmaktadır.
Genel olarak Vedad’ın farklılığı anlatıldıktan sonra romanın olay örgüsü gelişmeye başlar. Hüseyin Sabri Efendi, Vedad’ların evine geldiğinde beraberinde oğlu Vefa’yı da getirir. Çocukluk arkadaşı olan bu iki genç Vedad’ın örtünmesinden sonra bir daha karşılaşmamışlardır. Bu karşılaşmada Vedad ve Vefa, Vedad örtüsüz olduğu halde kısa bir süre için bakışırlar. Hüseyin Sabri Efendi bu bakışmadan memnun olur ve en kısa zamanda iki gencin nişanlanmasını sağlar. Nişandan sonra aşk şiddetini arttırır; iki sevgili birbirinden ayrılmaz bir bütün olur: “(…) az bir zamanda “Vedâd” ile “muhabbet” kelimeleri müteradif hükmünde kaldılar. Bunların mana-yi mevzu’u da “Vefâ” idi. Yekdiğerinin irtibatına şiddetle muhtaç olduklarını anladılar! Gûyâ Allah bunları gönül ile hissiyat gibi bir arada bulunmak üzere halk etmiş! Vedâd, serâpâ sadakât, Vefa bir ibtisâm-ı muhabbet idi. Vedâd’sız Vefâ isitifâdesiz bir zekâ ve Vefâ’sız Vedâd hissiz bir kalp hükmüne girmiş idi” Baharda evlenmesi planlanan iki sevgilinin işini, Hüseyin Sabri Efendi’nin ölümü bozar. Ölümün neden olduğu erteleme, Vefa’nın acısını ancak uzun bir seyahatin dindirebileceğini söylemesi ile uzar.
Seyahatte olduğu zannedilen Vefa’nın İstanbul’da olduğunun anlaşılması ve nikahtan vazgeçildiğinin kesinleşmesi Vedâd’ın “merkez-i asabiye”sini kuvvetten düşürür. “Zehirlenen hissiyatı kalbini de zehirler. Az bir zamanda mevtâlardan fark olunamayacak bir za’fla yatağa seril”ir. Buraya kadar romanda üst sınıflara mensup okuma yazma bilen bir genç kızın aşkına karşılık alamayınca düştüğü hazin hal anlatılmaktadır. Bu haliyle roman, yetim bir kızın karşılıksız aşkını ele alan standart bir roman olarak görülebilir. Ancak Vedad’ın, doktoru Hami Efendi ile ilişkisi başka bir açılım getirmemizi sağlayabilir. Hami Efendi’nin iyileşmesi için gösterdiği çaba onun sağlığının kısmen düzelmesinde etkili olur. Hami Efendi “kadınlık haliyle kendinizi[Vedad’ı] beyhude üzmektesiniz” diye düşünmektedir. Vefa’dan umudunu kesen Vedad, bu sefer manevi bir baba arayışıyla Hami Efendi’ye yönelir. Mutluluk için babanın kocadan daha önemli olduğunu düşünmektedir artık: “Bir kadının bahtiyar olması için yalnız bir zevc himayesi, bir zevc muhabbeti kâfi değilmiş. Asıl bahtiyarlık bir peder muhabbetindeki kudsiyete, ulviyete mazhariyet imiş ki hiç bir sebeple ârızâ-pezîr olmasın”
Bu açılardan bakıldığında Vedâd’ın rahatsızlığında Osmanlı toplumunda bir erkeğin aracılığı olmadan bir kadının doğrudan mutlu olmasının zorluklarının etkisini görebiliriz. Zaten yetim olan Vedâd, Hüseyin Sabri Efendi’nin ölümü ile ailenin işlerini idare eden bir “kâim-peder”i de kaybetmiş olur. Bunun üzerine Vefa’nın da ortalıktan kaybolması, başka bir dayanağın daha ortalıktan kaybolması anlamına gelir. Hüseyin Sabri Efendi ölmese, belki de Vefa’nın kayboluşuna o kadar üzülmeyecektir. Ancak ataerkil olan toplumsal alanda artık bir dayanağı kalmamıştır. Son çare olarak doktorunun manevi kızı olarak görür kendini ancak doktorun da romanda çok iyi açıklanmayan nedenlerle(hastanın yaşam umudunun kalmaması bu nedenlerden biri olabilir) hastayı ziyareti kesişi son umudunu yitirmesine neden olur ve ölür.
Makyaja düşkün olmayan, okuma ve el işi seven, evlilik meraklısı olmayan sıra-dışı bir kızın, bu sıradışılığını yaşamasının bir “baba”nın dolayımı olmadan mümkün olmadığını, var olan toplumsal koşulların bu tür bir kızın sıkıntılarını gideremediğini Vedad’ın mezartaşına yazılmasını istediği şu sözler en iyi şekilde gösterir: “Zâir! Burada derd-i vefâdan vefât eden Vedâd mefûndur. Bî-çâre vüs’at-i âbâd-ı cihânda şu tengnâ-yı mezârdan başka sığınacak bir penâh, çektiği şedîd ve medîd ıztırâblara ölümden başka bir devâ bulamamıştır.”
Romanın Vefâ bölümünde ise Vefâ’nın ağzından yazılmış bir mektup ile olayların “hakikati” anlatılır. Burada çizilen Vefâ, bir çeşit Râkım Efendi’dir. Eğitime düşkün, kendini yetiştirmek isteyen, evlilik gibi meselelerden çok vatanına, milletine hizmet etmekle ilgilenen bir doktor adayıdır. Mekteb-i Sultani’yi ikincilikle bitirmiştir. Avrupa’da tıp tahsili almak istemektedir. Zamanın değiştiğini artık “hayal” asrında değil “hakikat” asrında yaşandığını iddia etmektedir. Bu ilerleme çağında insana düşen görev, haklarını talep etmekten çok vazifesini yerine getirmektir. “Herşeyin kararında” olmasını isteyen, aşırılıklara kaçmak istemeyen bir denge insanıdır. Hem geleneksel hem de pozitivist düşüncenin izleri vardır Vefâ’da. Tanzimat aydınının yaşadığı baba sorununu babalığı, geleneksel değerleri temsil eden “öz” babası ile ilerlemeyi, bilimi, hakikati temsil eden “üvey” babası olan Batı arasında paylaştırarak aşar. Hayatını üzerine kuracağı zemin Batı’nın zeminidir. Ancak o da kararında olmalıdır. Bu zemin duyusal yönleri olmayan salt akli bir zeminmiş gibi betimlenir. Batı’nın duyusal yönlerine de kapılan züppelerden değildir o. Bu kapılmayı engelleyen de bir bakıma “öz” babasına itaatidir. Vedâd ile nişanlanması da bu itaatin bir sonucudur. Aslında hiç istemediği bu evlililiği babasının hatrı için reddetmemiş, yine onun hatrı için Vedâd’a aşk mektupları yazmıştır. Ancak babasının ölümü işleri değiştirmiştir. Artık sözünü tutmak gibi geleneksel değerlere bağlı kalmasına gerek yoktur. Vefasını, bağlılığını artık yalnızca ideallerine gösterecektir. Vedâd için üzgündür ancak kendisinin bir suçu da yoktur.
Orhan Koçak, Osmanlı’daki modernleşmeci aydınları Freud’un kavramsallaştırdığı ego ideali ve süperego terimleri ile tanımlamaya çalıştığı yazısında (10) Osmanlı aydınını geleneksel değerler ve devlet otoritesini temsil eden süperego ile Batılılaşıp çağdaşlaşma ve ilerleme arzusunu temsil eden ego ideali arasındaki çatışmada konumlandırır. Vefa da bu anlamda bir Osmanlı aydınıdır. Babasının ölümü ile süperegonun etkisi azalmış, denge ego idealine doğru kaymıştır.
Her ne kadar Vefâ, Vedâd’ın ölümüne üzüldüğünü söylese de kullandığı dil, acıyı dile getirmekten, Vedâd’ın “hayal”ini anlayabilmekten çok Vedâd’ın “hakikat”ini bize göstermeyi amaçlayan bilimselleştirilmiş bir söylemdir. Kadınlar her ne kadar yavaş yavaş eğitim almaya başlasalar da sevda, evlenme, geçinmek gibi meselelerde hâlâ eski zihniyetlerini devam ettirmektedirler. Aşk ve evliliği kadınlar hayatın gayesi olarak görmektedirler ancak “mâişet-i maddiye ve hakikiye âleminde” bunlar yalnızca başlangıçtır. Aşkı “hayal”den “hakikat”e geçirirken maddileştiren, “hakikat”te aşkın yerine çalışma ahlakının ikame edildiğini düşünen bu zihniyet, Vedad’a acımaktan çok teşhis koyar: O, “histeri” denilen kadın hastalığına yakalanmıştır. Tek çare hekimlerin tedavisidir.
Vefâ’nın mektubunun sonunda koyduğu teşhis bundan sonraki bölümde Ahmet Midhat’ın yazdığı “İsteri” makalesi ile birleşir. Vefâ’nın başlattığı Vedâd’ın araştırma nesnesine dönüştürülme işi Ahmet Midhat ile bilimsel söylemin yardımını alır. Hem Ahmet Midhat’ın hem de bilimsel söylemin otoritesinin altında söz sanatlarını mümkün olduğunca az kullanan bir dille Vedâd’ın histerisinin nedenleri ve çözümleri ele alınır.
Ahmet Midhat, öncelikle histerinin kadınlarda nasıl ortaya çıktığını anlatır. Histerik kızlar, çocukları ve hemcinslerini çok severler. Nazik ve hassas olan bu kızlar sevdikleri şeyleri herkesten daha çok severler; acı veren şeyleri de herkesten daha fazla acıyla yaşarlar. Sevdikleri şeylere yoğunlaşıp, hayatın diğer alanlarını ihmal ederler. Her fırsatta ağlamaya eğilimlidirler. Eskiden sevdiği şeylerden bile hoşlanmaz olurlar; hiçbirşeyi beğenmezler.
Tedbir olarak öncelikle bu kızları kocayı vermeyi ve mümkün olduğunca çabuk çocuk yapmalarını önerir. Ancak asıl tedbir, çocukluktan alınmalıdır. Histeri üst sınıftan ailelerin kızlarında görülen bir hastalıktır. Fakir ailelerde pek görülmez. Çünkü bu ailelerde kızlar ev işleri ile ilgilenmek zorunda kaldıklarından hayal kurmaya zamanları olmaz. Ancak zengin aile kızlarının, boş vakti bol olduğu için boş hayallere kapılmaları daha kolay olmaktadır. Bu nedenle daha çocukluktan başlayarak bu tür kızları musiki, resim gibi el hünerleriyle meşgul etmeli, çocuk bahçelerini kazdırmalı kısacası zihinsel ve bedensel işlerle boş zamanlarını mümkün olduğunca azaltmalıdır. Ahmet Midhat, bu hastalığın roman okumaktan kaynaklandığını iddia eden ve kızların roman okumalarını bir dönem yasaklayan Fransızlara katılmaz. Roman okumak kesinlikle serbest bırakılmaldır. Aksi takdirde histeri daha da artacaktır.
Genel olarak histeri hakkında konuştuktan sonra Ahmet Midhat, Vedâd’ın niçin histerik olduğunu gösteren belirtileri açıklar. Öncelikle Vedâd, yirmi yaşına kadar evlenmeyi hiç düşünmemiştir. Okumaya ve düşünmeye eğilimli olması da bir başka nedendir. Aynı zamanda süse de düşkün değildir. “Hiç kadın olur da süs sevmez olur mu? Cibillet-i nisvaniyenin hilafında bir şey.”
Görüldüğü gibi önce Vefâ’nın sonra daha kuvvetli olarak Ahmet Midhat’ın Vedâd’a dair söylemlerini bilimselleştirmeleri, Vedâd özelinde sıradışı kadınları normların içine dahil etmek, farklılıklarını törpülemek için kullanılan söylemsel bir taktiktir. Vedâd’ın bir kadın olarak kendini gerçekleştirmesinin engellendiği bir toplumsal ortamda, bilimsel söylem de kadını tektipleştirir. Burada geleneksel “öz” baba ile Batılı “üvey” babanın işbirliği söz konusudur. Geleneğin kadın algılayışının dışına çıkanların, “baba”larının sözünü dinlemeyenlerın kendileriyle meşgul olmaları engellenip başka işlerle meşgul edilerek normalleştirilmektedirler.
Vedâd’ın kendini ifade edecek doğrudan bir dilden ya da bir “baba” dilinden yoksunluğu nedeniyle tek kurtuluş yolu olarak ölüm kalmaktadır. Julia Kristeva’nın kavramsallaştırmasını kullanacak olursak Vedâd, göstergesel alandan simgesel alana geçememektedir. Bu kavramları biraz daha açalım: Kristeva, insanın özneleşme sürecini göstergesel ve simgesel olmak üzere iki döneme ayırır. Göstergesel, Ödipal aşama öncesi bebeklerde ve psikotiklerde görülen, kullanılan dilin, bir bilince ya da nesneye gönderme yapmadığı, anlamın belirsiz, kesinsiz ve akıcı olarak eklemlendiği bir dönemdir. Simgesel ise Ödipal döneme girilmesine paralel olarak bebeğin, toplumsal dili öğrenmesi ile kuralların, anlamların öznenin, bilincin alanına girmesidir (11). Göstergeselin mantığı daha çok “hem o hem bu” iken simgeselin mantığı “ya o ya bu”dur. Göstergesel dişil iken simgesel erildir. Kristeva’ya göre göstergesel, annenin bedeninin kapladığı bir mekan[chora] tarafından tahakküm altına alınmıştır. Bu mekanın iki işlevi vardır: “Chora, bir özne olarak çocuğun bedenini, egosunu ya da kimliğini yapılandırır. Öznenin alaşağı edildiği bir uzam olarak düşünüldüğünde [de], chora, içinde ölüm dürtüsünün ortaya çıktığı, özneye kendi girdabında kaybolma gözdağı verdiği ve özneyi var olmamanın dayanılmaz hafifliğine indirgediği uzamdır.” (12) Anneliğin ön planda olduğu göstergeselden, babalığın simgeseline geçildiğinde bir konumlar ve önermeler alanına geçilmiş olur.
Vedâd’ın içinde bulunduğu simgesel düzen, ona özneleşme imkanını vermemektedir. Çünkü zaten bu simgesel alanın kendi içinde bir otorite azalması, güç parçalanması yaşanmaktadır. Geleneksel simgesel düzenden Batılı simgesel düzene doğru travmatik bir model değişmesi yaşanmaktadır. Bu değişimi Tanzimat’ın aydın erkekleri, bilimsel alanda Batı simgesel düzenini, ahlak alanında da geleneksel simgesel düzeni benimseyerek aşmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu dönemin üst sınıfa mensup “yeni” kadını, iki simgesel düzende de kendine kolayca yer bulamamaktadır. Tanzimat erkekleri, otoriter bir aile eğitimi ile bu kadını evcilleştirmek ister fakat bu ancak toplumun çıkarları için bir çözüm olabilir. Kadının sorununu çözmez. Bu anlamda “yetim” bir kadının ölümden önceki tek kaçış yolu göstergesel alanın özellikleriyle uyum içinde olan “histeri”dir. Kimi zaman histeri de yeterli olmaz; kadın özne kendi girdabında boğulur ve tek çare göstergesel alanın temel dürtüsü olan ölüm olur.
Aslında romanın anlatım tutumu da Vedâd’ın toplumsal konumunu açığa vurur. Vedad’ın toplumsal alanda olduğu gibi roman alanında da dili yoktur. Vefâ, doğrudan kendi kelimeleriyle konuşabilmekteyken, Vedâd’ın dili ancak bir kadın yazarın dolayımıyla bize aktarılır; doğrudan konuşmasına kısa bir mektup dışında rastlamayız. Kadın yazarın dili de erkeklerinkinden –Vefâ ve Ahmet Midhat’ın dilinden- farklıdır. Fatma Aliye, doğrudan ismini kullanarak yazamadığı bir romanda öznelliğini ortaya koymayan, daha çok betimleyici bir dil kullanır. Olayları kaydeden bir tarihçi gibidir. Oysa ki erkek yazarlar bize “hakikat”i gösteren otoritenin diliyle konuşurlar. Bu anlamda Hayal ve Hakikat, toplumsal alanda kendisini temsil edemeyen bir kadının ölüme gidişinin toplumsal alanda yazarlığını doğrudan dile getiremeyen bir kadın yazar tarafından anlatılmasının ve sonra da bu ölümün erkek yazar tarafından simgeselden bir kaçış yolu, bir dile gelme biçimi olarak histerinin evcilleştirilmesi yararına kullanılmasının romanıdır.
Kendisini geleneksel bir simgesel düzene ait hisseden erkek yazarların, Batılı simgesel düzenin neden olduğu travmayı Batılı bir tür olan roman içinde nasıl ortaya koydukları üzerinde son yıllarda önemli çalışmalar yapıldı. Daha da yapılmalı. Ancak bu noktada hem geleneksel düzenin hem de modern düzenin içinde kendi farklılığını dile getiremeyen çifte açmaz içindeki kadın yazarın, dilsizlik sorununu nasıl aştığı da incelenmelidir. Bu yazımda, bu sorunu babalar ve kızlar eğretilemesi içinde Hayal ve Hakikat dolayımıyla ele almayı denedim.
1. Jale Parla, Babalar ve Oğullar:Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, 2.bs., (Istanbul:İletişim Yayınları,1993).
2. a.g.e., 20.
3. Fatma Aliye’nin hayatıyla ilgili daha ayrıntılı bilgiler için bkz.: Mübeccel Kızıltan, Fatma Aliye Hanım ve Nisvan-I İslam, (Istanbul: Mutlu Yayıncılık,1993); Mübeccel Kızıltan, “Öncü Bir Kadın Yazar: Fatma Aliye Hanım”, Journal of Turkish Studies: Türklük Bilgisi Araştırmaları c.XIV (1990):283-323.
4. Ahmet Mithat Efendi, Fatma Aliye Hanım Yahut Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neşeti, transkripsiyon: Lynda Goodsell Blake, (İstanbul: İsis Yayınları,1998):55.
5. a.g.e., 36.
6. a.g.e., 35.
7. Daha ayrıntılı bilgi için Bahriye Çeri, “Hayal ve Hakikat muharrirleri: bir kadın ve Ahmet Midhat Efendi”, Tarih ve Toplum, s.203 (Kasım 2000):30-31.
8. Ahmet Midhat Efendi, a.g.e., 70.
9. Ayrıntılar için bkz. a.g.e., 72-73.
10. Orhan Koçak, “Kaptırılmış İdeal: Mai ve Siyah üzerine psikanalitik bir deneme,” Toplum ve Bilim, s.70 (Güz 1996):94-150.
11. Julia Kristeva,“Desire in language,” The portable Kristeva (New York:Columbia University Press,1997):102.
12 Madan Sarup, Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm (Ankara:Ark Yayınları,1997):182



